Yazarın kendi ağzından :“Atatürk’ün Sofrası” demek , hayatının büyük bir parçası demektir. Atatürk’ün hayatında dinlenme için ayrılmış bir zaman yoktur. Uyumuyorsa, okumuyorsa, yazmıyorsa , mutlaka sofrasının başındadır , çevresindeki arkadaşlar ile bir şeyler konuşmakta, bir şeyler tartışmakta, haber alıp vermekte, uygulayacağı düşüncelerine sosyal taban hazırlamaktadır.Atatürk güçlü bir kişiliğe sahip olduğunu biliyordu. Genellikle insanların , hatta yakın arkadaşlarının karşısında rahat konuşamadıklarını, fikirlerini açıklamaktan çekindiklerini görüyordu. Her şeyi bilmek, her bildiğini değerlendirmek amacında olan Atatürk, konuştuğu insanları rahatlatabilmek için sofrasına çağırırdı. İçki ve dostlukla rahatlamış insanlar bir süre sonra fikirlerini cesaretle ortaya dökerler, bildiklerini, işittiklerini kendi görüşlerine göre değerlendirirlerdi. Bu yüzden birçok devlet, memleket, dünya meseleleri zaman zaman sofraya gelmiş,orada konuşulmuş, hatta kararlara bağlanmıştır. Bu açıdan “Atatürk’ün Sofrası” bir çağın portresidir. Devlet, memleket ve dünya olayları, Atatürk sofrasının aynasından yansır, ulusal görüşe orada dönüşürdü. Bu nedenle bu araştırma yakın tarihimizin gerçekleri açısından önemli bir yer kapsar.Atatürk de her insan gibi, politikacı idi, devlet adamı idi, askerdi, devrimci idi; çocuktu ve üstelik ATATÜRK’tü. Sofrasında en yakın arkadaşlarını çevresinden uzaklaştırır,bakan değiştirir, kadrosunu kurar, kadrosunu tavsiye eder, halkı aydınlatır, devlet adamlarını uyarır…O’nun sofrasını içki sofrası gibi görmek yanlış, çok yanlıştır.Atatürk çalışırken, bir eylem içindeyken haftalarca, aylarca ağzına bir damla bile içki koymamıştır. Hiçbir insan Atatürk’ü gündüz içki içerken görmemiştir. Atatürk’ üçü dördü geçmeyen çocukluk arkadaşlarından başka hiç kimse sarhoşken görmemiştir; bütün bunların bir anlamı olması gerekir. Yarının tarihçileri, biyografi yazarları elbette bunları değerlendirmesini bileceklerdir.
Atatürk’ü hep Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu, büyük devlet adamı, asker kişilikleriyle anlattılar bize yıllarca. Sonra yeni bir moda başladı. Atatürk’ün insan yanı, erkek yanı ve hatta daha da abartılarak (olmadığını bildiğim) zayıf yanı anlatılmaya başlandı. Ben kendi kuşağım (kırklı yaşlar) ve benden önceki kuşaklar gibi Atatürk sevgisiyle yetiştirildim. Atatürkçü bir ailenin çocuğu olduğum için kendimi çok şanslı sayıyorum. Kendim gibi, hatta belki daha da büyük bir Atatürk sevgisi ve bilgisi olan bir eşim var. Kendi iki çocuğumu da aynı Atatürk sevgisi ve bilinci ile yetiştirmek için elimden geleni yapıyorum. Çocuklarımıza bırakacağımız her miras değerlidir fakat, bence en önemli ve değerli miras onlara verilecek bir Atatürk sevgisi ve bilincidir. Çünkü ülkemizin varlığını ve bütünlüğünü koruyacak olan tek miras budur. Kendimizden sonraki nesillerin de bizler kadar Atatürk’ü tanımalarını ve sevmelerini sağlarsak ölüp mezara gittikten sonra da Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yatacağımızdan emin olabiliriz. Aksi takdirde,tek kaygısı yüksek lisansını Amerika’da yapıp bir de Green Card almak veya evden neredeyse hiç çıkmayıp hiç kitap okumadan sadece “facebook” ve “twitter” sayesinde sosyalleşebilen,gittiği en eğlenceli yer internet kafeler veya arkadaş evinde oynanan FRP oyunları olan gençler yetiştirirsek mezarlarımızın hangi ülkeye peşkeş çekilen topraklarda kalacağını tanrı bilir.Bu kitapta Atatürk dışında Salih Bozok’u, Nuri Conker’i, Kılıç Ali’yi, Şükrü Kaya’yı, Reşit Galip’i, Gaziantep milletvekili Mithat Bey’i, ünlü şair Yahya Kemal’i ve İsmet Paşa’yı okurken, insan yanlarını,zayıflıklarını görüp tarih kitaplarında olmayan bazı ince noktalardan haberdar oluyoruz. Aynı zamanda da bize yıllarca pek çok yönü anlatılan Atatürk’ün psikolog yanını öğreniyoruz. Öyle ki aynı olaylara insan psikolojisinden daha az anlayan, son yılların moda söyleyişiyle “daha az empati yapabilen” biri bu kadar ustaca yaklaşamazdı her halde diye düşünüyoruz. Ve kendi adıma Türkiye için bir kez daha üzülüyorum. Ne kadar erken bir kayıp Atatürk’ün erken ölümü ülkemiz için. Şu an O’na her zamankinden çok ihtiyacımız var. Ah Atam, burada olsan, meşhur sofralarında acaba şimdiki yöneticilerimize de ustaca, asla kabalığa yer vermeyen üslubunla gerekli cevabı verir, işleri kolayca yoluna sokabilir miydin Türkiye için? Yoksa onlar bu yüzsüzlük, lafını bilmezlik ve iş bilirlikleriyle seni de mi üzerlerdi?
Etiketler: Atatürk • Atatürkün Sofrası • İsmet Bozdağ • Siyasi



625 |







HASBİHÂL MEHMET ŞÜKRÜ BAŞ
mehmet_sukru_bas@mynet.com
ATATÜRK VE İKİ KADEH RAKISI
Atatürk’ü anlamaya beyin gücü yetmeyen, onun engin dünya görüşü, büyük askeri dehası, yeri dolmayan bir diplomat, cesaret ve kahramanlıklarını algılayacak yetenekte olmayan gafillerin Atatürk hakkında ileri sürdükleri ve vazgeçmedikleri bir karalama kampanyası vardır.
Atatürk’ün iki duble rakısı.
***
Atatürk’ün doğumundan ölümüne kadarki ömür güzergâhının her dönemine dönüp baktığımızda yaptığı her işin, her fiilin her karesinde milliyetçilik, vatanperverlik, ileri görüşlük ve kahramanlık görüyor, kusursuz bir devlet adamlığı vasfına sahip olduğunu anlıyoruz.
Koca bir dünyanın koca koca liderlerinin Atatürk’e olan saygılarını ona duydukları sonsuz güven ve hayranlıklarını gördükçe, Çanakkale’de Dumlupınar’da Sakarya’da İzmir’de hiçbir faniye nasip olmayacak kahramanlıklarını daha iyi anlıyoruz.
O büyük kahramanın arkasında yürüyen 253 bin cennet ehli Çanakkale şehidinin varlığı ile Çanakkale’nin geçilmeme sebebini daha iyi anlıyor, bu büyük zaferi bu ulusun böyle bir kahramana sahip olmasına bağlıyoruz.
***
Biz bunları görürken varlığını, istiklâlini, din ve inanç hürriyetini ulu öndere borçlu olduğunu unutanlar onun beynindeki erişilmez zekâyı görme yerine elindeki iki kadeh rakısını görüyorlar. O büyük komutana saygısızca dil uzatıyor, İzmir’de denize döktüğü Yunan’ın Çanakkale’de denize gömdüğü İngiliz’in, Fransız’ın söylemek isteyip de söyleyemediklerini ne yazık ki onlar söylüyorlar.
Atatürk rakı içiyordu,
Atatürk bir sarhoştu!
***
Bir an Atatürk’ün sürekli alkollü olduğunu düşünelim.
Neden alkollü bir insan bir ömür boyu savaşta ve barışta hiç bir hata yapmadı?
Neden ömründe bir tek vatandaşını kandırmadı. Pişmanlık duyacak hiçbir oluşumun içerisinde bulunmadı.?
Neden kendisine, ailesine, yakınlarına bu ülkenin bir karış toprağını bir çakıl taşını ikram etmedi.?
Tüyü bitmemiş yetimin, beytül malın hamisi oldu. Harama el uzatmadı.
Kişiliğinden, devlet ve siyaset adamlığından, kahramanlığından bir nebze olsun taviz vermedi?
Neden bir ömür ülkesinin istiklâl ve hürriyetini ölümüne savundu?
Neden bir dünya onun yaptıklarından örnekler aldı?
Neden 20.asra damgasını vurdu?.
Biraz da bu sorulara cevap bulalım.
***
Çünkü o bir ömür boyu ülkesi için, ülkesinin bekası için, Türk milletinin geleceği için çalıştı.
Çünkü o Türk insanını kula kulluk etmekten kurtardı.
Çünkü o hasta bir toplumu sağlıklı ve sıhhatli bir toplum olarak dünyaya kabul ettirdi.
Çünkü o dört bir yanından istila edilmiş bir ülkeyi yüksek zekâsı ve kahramanlığı sayesinde kurtardı.
Çünkü o bu ülkenin mukaddesatına namahrem elini deydirmedi.
Adı yaşamı boyunca hiçbir yerde hiçbir zeminde yolsuzlukla anılmadı?
Çünkü o dünyada bir benzeri olmayan büyük bir devlet ve siyaset adamıydı.
O büyük bir Türk’tü.
O bir Atatürk’tü!
İki kadeh rakıdan başka hiçbir harama el uzatmadı.
Ah keşke bizimde boğazımızdan rakıdan başka haram geçmemiş olsaydı.
Ah keşke bizimde sözlerimiz de onun kadar yalansız, ibadetlerimiz onunkisi kadar riyasız olsaydı!
Ah keşke bütün dünyanın tanıdığı o büyük insanı, ona dil uzatan bizim örümcek kafalılarımız da tanıyabilseydi.
Ne olurdu!..
Hakikat her yerde ve her zeminde budur ki!
O büyük önderi tanımaya hakikaten kafa ister, beyin ister, ruh ister…
***
Mehmet Şükrü Baş 15 Şubat 2008 Elazığ Nurhak Gazetesi
HASBİHÂL MEHMET ŞÜKRÜ BAŞ
mehmet_sukru_bas@mynet.com
ATATÜRK’ÜN BÜKÜLMEYEN BİLEĞİ
“Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” komutu ile Türk ordusunu İzmir’e yönlendiren ve Yunan askerini İzmir’de denize dökerek Alsancak’ta dalgalanan Yunan bayrağını indirerek, göndere şehitlerimizin al kanları ile boyanmış şanlı bayrağımızı çeken Ulu Önder Atatürk’ün İzmir Çamdibi Atatürk Parkı içinde bulunan heykeline çirkin bir saldırı gerçekleştirildi. Olayda, Ulu Önder Atatürk’ün ve el ele tutuştuğu kız öğrencinin heykeli bileklerinden elleri koparılarak yerlere atıldı.
Bu çirkin olayda Atatürk’ün bileği ve eli kırıldı.
Kim yaptı, kimler yaptı, neden ve niçin yaptı belli değil.
Dünya devletlerinin bükemediği Ulu önder Atatürk’ün bileği acaba kimler veya hangi hain eller tarafından kırıldı?
Bu eylemi yapan veya yapanlar;
İngiliz miydi?
Fransız mıydı?
Yunan mıydı?
Ermeni miydi?
Rus muydu belli değil.
Malumumuz Türk olmadıklarıdır.
Yine bu hain eylemi yapanların adı;
Ahmet miydi?
Mehmet miydi?
Mustafa mıydı?
Hayır hayır! Bu isimdeki insanlar da böyle bir ihanette bulanamazlar.
Bunların adı olsa olsa Kirkor olur, Yorgo olur, Stelyo olur. Bilemediniz Coni olur.
Çünkü adı Ahmet olan, Mehmet olan, Mustafa olan ve damarlarında Türk kanı dolaşan hiç bir insan böyle bir oluşumun içerisinde yer almaz, arını, namusunu, vatanını, anasının, bacısının iffetini kurtaran bir kahramana bu çirkin saldırıda bulunmazdı.
***
O Atatürk ki Kurtuluş Savaşının her döneminde Çanakkale’de, Dumlupınar’da, Sakarya’da gecesini gündüzüne katarak, karlar üzerinde aç susuz yatarak, 253 bin şehit vererek İzmir’i kurtarmıştır.
İzmir’in kurtuluşu vatanının kurtuluşu, Türk’ün istiklal ve hürriyetinin tescili olarak kabul edilmiştir.
İşte bu yüzden İzmir’in kurtuluşu arımızın, namusumuzun, kadın ve kızlarımızın iffetinin kurtuluşudur.
İzmir’in kurtuluşu insanlığımızın, onurumuzun, Türklüğümüzün kurtuluşudur.
Okuduğumuz ezanın, kıldığımız namazın kurtuluşudur.
Zira hürriyeti olmayan ülkelerin ibadetlerinin olması mümkün değildir.
Bakın ne diyor gönlü vatan aşkıyla yanan Dursun Elmas hocamız bir şiirinde:
Bayrak olmazdı gönderde
Çan çalardı minarede.
Baykuş öterdi camide
Atatürk’üm olmasaydı.
***
İşte bu şirin İzmir’imizde kendini bilmez bir meczup yedi düvelin bükemediği, yetmiş düvelin kıramadığı Ulu Önder Atatürk’ün büstündeki elini kırma ihanetini göstermiştir.
O el ki haçlı ruhunun paylaştığı bir ülkede atının üzerinde sağ işaret parmağıyla İzmir’i göstererek “Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir, ileri!” komutuyla Türk’e vurulan prangayı parçalamış, bir ulusun şahlanışına zemin hazırlamıştır.
Siz gam çekmeyin sevgili Atam. Bir meczubun yaptığı çirkinliği bu yüce millete mal etmeyiniz. Bu millet büstünüzde de olsa kırılan elinizi her zaman ve her zeminde öpmeye hazırdır.
Çünkü o el kırılmak için değil, öpülmek için yaratılmıştır.
Çünkü o el hiçbir kahramana, hiçbir faniye nasip olamayacak zaferlere imza atmıştır.
Biz de bu yazımızı bir şiirimizle tamamlayalım.
Şeytan Deyip Taşlarım
*
Atama dil uzatan babam olsa haşlarım,
Bakmam gözü yaşına, şeytan deyip taşlarım.
Benim için mukaddes, vatan bayrak ve atam.
Ya aptaldır ya hain, bunlara dil uzatan.
***///***
Mehmet Şükrü Baş 25 Şubat 2008 Elazığ Nurhak Gazetesi
HASBİHÂL MEHMET ŞÜKRÜ BAŞ
mehmet_sukru_bas@mynet.com
AH, ATATÜRK AH !
Her insan ömür denilen bu güzergâhta mutlaka kaybettiği bir değeri özlediğinde Ahhh………. Diye bir iç geçirir.
Kimisi ah gençliğim der. Kimisi ah o imkânlar elimde olsa da diye hayıflanıp durur. Kimisi Ah Babam der. Kimisi ah o günler der. Bu o kaybedilen değere bir özlemdir. Bu o kaybedilen değerin bir arayışıdır.
Ben de ülkemin içeride ve dışarıda aleyhine gelişen ve benim üzülmeme yıpranmama vesile olan her olayda AH ATATÜRK AH diye iç geçirir hayıflanırım. Ataya olan ihtiyacım öylesine kendisini gösterir ki. O Atatürk’ün olması için her iki gözümü seve seve kırpmadan vermesem Türklüğüm bana haram olsun derim.
O ulu önder Atatürk’ki Yüce Türk Milletine verdiği önemi bakın nasıl izah ediyor? Okursanız sizlerde benim gibi düşünecek aynı duygulara kapılacaksınız.
Bakınız ne diyor Ulu Önder Atatürk.
Milletimi şimdiye kadar söylediğim sözlerle ve hareketlerimle aldatmamış olmakla gurur duyuyorum .”
Bizde millet olarak, ulus olarak, senin gibi bir lidere sahip olduğumuz için gurur duyuyoruz. Hem de en yüce gururlarlarla gururlanıyoruz. Sade biz mi sevgili Atam;
Atatürk hakkında Araştırmacı Yazar Güntürk Kalıpçı’nın “İçimizden biri Atatürk” yazısından aldıklarımı(İnternetten) tarihi bir belge olarak okuyup torunlarımıza kadar intikal ettirmeye bakalım.
Atatürk’ün başöğretmen sıfatıyla ilk lider olduğunu.
Bir röportajda “Birleşmiş Milletlere üye olmayı düşünüyor musunuz?” diye sorulduğunda,
Atatürk: “Şartlarımızı koyarız, kabullerine bağlı. Biz müracaat etmeyiz üye olmak için. Davet gelirse düşünürüz”. BM yasasını değiştirerek ilk davet edilen ülkenin biz olduğunu.
Yıl 1938, General McArthur’un en zor, en problemli, en buhranlı dönemi. Birden çok sıkılır ve yanında duran yüz yirmiden fazla kişiye döner ve aynen şöyle der: “Şu anda hiçbirinizi değil, büyük istidadı ile Mustafa Kemal’i görmek için neler
Vermezdim” dediğini.
Yıl 2000, ABD Başkanının milenyum mesajından bir alıntı : “Bugün milenyumun hiç
Şüphe yoktur ki tek devlet adamı Mustafa Kemal Atatürk’ tür. Çünkü o yılın değil Asrın lideri olabilmeyi başarmış tek liderdir”dediğini.
Yıl 1938, Ata`nın ölümünde Tahran gazetesinde yayınlanan bir şiir`den alıntı:
“Allah bir ülkeye yardım etmek isterse onun elinden tutmak isterse başına Mustafa Kemal gibi lider getirir” diye şiir yazıldığını.
Norveççe`de `Atatürk gibi olmak diye bir deyim olduğunu.
Yunan başkomutanı Trikopis`in, hiçbir zorlama ve baskı olmadan her Cumhuriyet bayramında Atina’daki Türk büyükelçiliğine giderek, Atatürk`ün resminin önüne geçtiğini ve saygı duruşunda bulunduğunu.
Yıl 1996, Haiti Cumhurbaşkanı vasiyetinde mezar taşına yazılmasını istediği metni bırakmıştır. Diyor ki: “Bütün ömrüm boyunca Türkiye’nin lideri Mustafa Kemal Atatürk’ü anlamış ve uygulamış olmaktan dolayı mutlu öldüm”yazdırdığını.
Yıl 2005, Amerika’nın en ünlü ekonomistlerinden birisi olan Mr. Johns`un önerisi
“Türkiye ekonomiyle savaşta bir tek Atatürk’ ü örnek alsın yeter” dediğini.
Şimdi sizler de anladınız mı neden her üzüldüğümde AH, ATATÜRK AH! Dediğimi.
Bu yazı numarasız gözlük gibidir. Herkes takabilir. Herkese armağanımdır.
*****
18 Mayıs 2006 Tarihli ELAZIĞ Nurhak gazetesinde yayınlanmıştır.