“Pek çok İstanbul Ermenisi var Kaliforniya’da. Sende gelebilirsin. Sana ve ailene yardım etmek için can atacak geniş bir Ermeni cemaati var.”
Adam bu sefer kahkaha atmadı. Onun yerine buruk bir tebessüm yayıldı suratına.
“Böyle bir şeyi neden isteyeyim ki sevgili Armanuş? Burası benim şehrim. İstanbul’da doğdum burada büyüdüm. Ailemin bu şehirdeki tarihi en azından 5oo yıl geriye gidiyor. İstanbullu Ermeniler İstanbul’a aittir. İstanbullu Türkler, Kürtler, Rumlar ve Yahudiler gibi. Bir zamanlar birlikte yaşamayı başarmıştık, sonra çok kötü çuvalladık. Şimdi tekrar öğrenmeliyiz kozmopolitliği. Bir daha çuvallama şansımız yok.
(Elif Şafak/ Baba Ve Piç, sayfa:260)
Yukarıdaki bu bölüm son derece can alıcı bir soruna getirilen harika birer çözüm gibi görülüyor. Üstelikte daha önce bunu başarmış tekrar başarmaya gönüllü, genç, dinamik ve daha iyi eğitilmiş daha hoş görülü pırıl pırıl bir nesil için. Bu elbette başarılabilecek çok olumlu bir çözüm. Ne mutlu Elif Şafak’a ki, genç kozmopolit nesilin safiyane, barışçıl, akıllıca gelişen dimağının ürettiği bu güzel dileği dile getirebiliyor. Tabii nar meyvesi olgunlaştığı zaman ortasından yarılıp ayrılır. Bu onun oluşumunun doğal bir sonucudur. Ama taneler her zaman saçılıp dört bir yana dağılmaz. Ağaçta yarılıp dağılanlar da vardır elbet. Ama ortadan ikiye ayırdığımız zaman bir tabakta toplanıp değerlendirilirler. Suyu sıkılıp çok faydalı bir içecek olurlar. Bu içeceğin içinde nar tanecikleri yoktur artık. Narın özü karışımı, en faydalı hali vardır. Kitapta geçen ebru sanatı da böyle bir şeydir. Damlatılan değişik renklerin çok ahenkli bir akış içinde birbirine karışmasıdır ebru. Bizlerin kültürünü ebru sanatı temsil eder. Dağılan nar taneleri değil. Usta bir kuyumcunun bir araya getirdiği nar taneciklerinden oluşan o güzel broşta bizim kültürümüzü temsil eder. Bu broş,
“Nar şeklinde zarif mi zarif altın tellerle inceden inceye işlenmiş, ortasından yarılmış, içinde kırmızı yakuttan nar taneleri ışıldayan bir broş” (Baba ve Piç s:231)
Roman boyunca bu sembol meyveler, nefis lezzetleri meydana getiren malzemeler, tatlar, güzel kokular, bölüm başlıklarını oluşturuyor. Aynı zamanda Ermenilerle müşterek olan kültürümüzü, mutfağımızı sembolize ediyor. Bizler birlikte çok güzel lezzetleri tattık. Müşterek mutfağımızın o eşsiz tatlarının zevkine varırken, bazen de ağlayarak, acı çekerek yedik bu güzel yemekleri. Hayatlarımız, zevklerimiz, acılarımız hep müşterekti. Birlikte tezatları yaşadık. Bölüm başlıklarının o özel tatları, (tarçın, badem, kuru üzüm, incir, gül suyu vs), hem ıstırabı hem hazzı, bir araya getirmek için çok ustaca kullanılmış.
Müşterek acıları, sevinçleri, müşterek tatları, hazları vardı bu insanların…. Müşterek sevgileri vardı….Müşterek hüzün hikayeleri vardı…., müşterek sevgi hikayeleri vardı…..
“Kimindi hikayeler, anlatanın mı?, yaşayanın mı?, devralanın mı? Söz ki kutsaldı. Söz ki salt “kün”demekle koskoca kainatı ve dahi insanı oldurmuştu, peki söze dökülen hakikatler kimin malıydı? Hikayelerin sahipleri var mıydı?( s:336)
Kimindi hüzünler, tatlar… Sadece bir tarafın mıydı?
Etiketler: Elif Şafak • Metis Yayınları • Roman



1.432 |







Elif Şafak kalitesinde yazılmış bir kitap, kötü demem için epey uğraşmam lazım. Çok beğendiğim, akıcılığıyla çok çabuk bitirdiğim bir roman. Lakin ;
Mustafanın cenazesinin taşındığı o yağmurlu salı gününde seyirederken aklıma bir soru takıldı; Herşeyin nedenini ve sonucunu söyleyen Banu teyzenin cini Ağulu bey, neden Kazancı sülalesindeki erkeklerin talihsizliğini romanda söylemiyor, ya da Banu teyze neden sormuyor? ya da Elif Şafak yarattığı karaktere bu anı neden yaşatmıyor ?
Öğrenmeyi beklerken kitap bitti. Gerçi Mustafa kaderinden öte öldürüldü ama… yine de hazin sonlu Kazancı erkeklerinin hikayeleri dikkat çekici olabilirdi.
İstatistikler