Geçen sene bu aylarda “Uçurtma Avcısı” diye bir film izlemiştik kardeşimle; Afganistan’ın bize göre gözümüzün önünde olan ama aslında hiçbir şeyini bilmediğimiz savaş dönemleri ve çok yakın iki arkadaşın hikayesiydi film.O kadar etkiletmişti ki beni, o gece çok kötü rüyalar gördüğümü, bu filmi ne zaman düşünsem kendimi hala kötü hissetmeye devam ettiğimi söyleyebilirim.Güzel başlayan bir masal, amacı saptırılmış bir savaş ve insanların kötülükleri yüzünden nasıl bir cehenneme dönüyor hep beraber izledik.İşin acı tarafı; filmin öyküsü her ne kadar gerçeklere dayanmasa da , bir kurgu olsa da , orada yaşanan savaşın ve çekilen acıların gerçek olduğunu bilmek..
Sonradan öğrendik ki, bu film aslında aynı isimli bir kitaptan uyarlama.Yazarın adını şimdi yazamayacağım, zira okumakta bile güçlük çektim.Yazının ilerleyen kısımlarında bir yerlerden bulup kopyala yapıştır yapmak sureti ile belirteceğim.Geçenlerde kardeşim bu adamın yeni bir kitabının çıktığını söyleyince, şahsıma baskı yapıp kendine bir tane aldırttı..Bende netimin olmadığı bu günlerde kendime uğraşı ararken “neden bunu okumuyorsun” demesi üzerine başlamış oldum ve aynı günün gecesinde sabaha doğru bitirmiş bulundum..Aslında bunca zamandır kaçınmamın sebebi, içindeki acı gerçekleri görmek istememem olsa gerek; Uçurtma avcısından sonra ağzımızın payını aldık ne de olsa..
Kitap, Afganistan üzerinde Sovyetler’in müdahalesi ile başlıyor.Aslında tam olarak böyle de değil; iki kadının hayatı anlatılırken onların hayatlarını böylesine ciddi bir şekilde değiştiren Afganistan’ın acı dolu değişimi gözler önüne seriliyor.Meryem Ve Leyla’nın ayrı ayrı anlatılan hikayeleri ve sonunda kesişen yolları; herkesin aslında farklı bir kadere sahip olmadığını, baskılarla özellikle kadınların hep aynı ortak kaderde acı içinde yaşamları kelimelerin arasından canlanıyor ve okuyanı ezip geçiyor.Meryem, evlilik dışı bir çocuk olarak doğmuş, küçük yaşta kendisinden nerdeyse 30 yaş büyük bir adamla zorla evlendirilmiş ve uzun yıllar sürecek evliliğinden tek bir çocuk sahibi olamamış, sürekli ezilmiş, aşağılanmış bir kadın..
Leyla ise, Meryem’in aksine kültürlü ve açık görüşlü bir babanın gözü gibi baktığı; okula devam etmesi için sürekli teşvik edildiği o dönemin Afganistan’ı için gayet modern bir aileden gelen farklı bir kız..Özgürlüklere, özellikle kadınların toplum içinde bir yere gelmesi gerektiğine inanarak büyümüş..Ak ve kara gibi farklı olan bu kadınlar, zalimin zulmü zayıfa geçer mantığında sürdürülen iç savaşla aynı evde ve aynı kaderde birleşiyor..Gözümüzün önünde bir ülkede neler neler olmuş ve şahsım için konuşuyorum, hiçbir şey görememişim.Bu kitabı okurken hissettiğim en belirgin duygu korku oldu; arkasından şanslı olduğumuz için egomuzun bize izin verdiği bir acıma duygusu.Bu şartlar altında hala yaşamak için savaş verenleri görüp durup durup içinde bulunduğumuz konuma şükretmeden geçemedim..
Bu kitabı nöbetteyken bitirdim, ama gecenin bir yarısı o kadar içim acıdı ki, o kadar isyan edesim geldi ki, öylece acı içinde bakındım sağ sola.Kitap bir dram anlatıyor demeyeceğim, zira bütün bir ülkenin kadınları kendi dramlarına hapsolmuşken bu yaşam tarzını kuru bir “dram” olarak adlandırmak fazlasıyla canımı sıkıyor..Bu kitabı okurken ne kadar şanslı olduğumuzu söyleyen o ince ses beynimin içinde dolanıp durdu..Acı bir kitap, yakın zamanda inanıyorum ki filmini de çekerler.Çeksinler zaten, kitabı okumayanlar için en azından izlemeleri gerekir diyorum..Güzel bir anlatım, her ne kadar içerik çok can yaksa da yazar bunu başarabilmiş bence ; en azından benim gözümde..Mutlaka bulun ve okuyun derim..
Etiketler: A Thousand Splendid Sun • Edebiyat • Everest Yayınları • Halit Hüseyni • Khaled Hosseini • Püren Özgören • Roman



1.910 |







Yazının sonundaki önerinin aynısının sahafcımın ağzından çıkmasıyla, kitabı edinmem bir oldu. Ardından kitabın yorumunu kitapblog’da görmek beni sevindirdi. Kitaba henüz başlayacağım, bitirdiğimde aşağıya bir yorum daha bırakacağım.
İstatistikler